Mündemiç

Gracchos, daha neşeli bir şeyler çal!

Karz-ü kabz.

Bir güvercinden borç almış babam göğsümü
Aslan denk gelmiş burcuma
Gariptir, kaderin cilvesi
Av edinmişim kendi kendime, kendimi
***
Bir yağmur öncesinden ödünç mafsallarım
İtaat vakitlerinde çıkarır curcuna
Hülasa, ömrüme bakiyesi
Ah…
…  Hayır edemiyorum, bakıp yanımdaki gözünün nurunu ipotek eden adama.
Kabz hali kazınmış biliyorum, hasret senin de iliğinde
Hava kapalıyken yani, hem de sıcak
Beklemek gibi, suyu çekilen toprağa nispet
Beyaza dönüyor rengin günlerce
Sağanak hiç üzerimize denk gelmiyor kokusunu duysak da
Alnımdaki yarık ve aklındaki yarık
Tutuyor ve yutuyor bize nasip ne varsa.
***

 

 

 

 

 

Onluk düzen

Uzun ve sıcak yaz gecelerinin hüküm sürdüğü şu günlerde, adetim olduğu üzere balkona iki minder atıp bir nebze de olsa Haliç’ten kopup gelen esintilerle serinleyerek uyumaya çalışıyorum. Ön cephe balkonumuz enden geniş olmamakla birlikte boydan yaklaşık beş metreyi bulmasıyla  uzunlamasına bir yapı arz ediyor. Uyuyacağım yer konusunda bugüne kadar hiç konfor aramadım; her satıhta uyuyabilmekle birlikte direkt düz satıhta uyumaktan ayrı bir keyif alırım. Şartlar böyle olunca balkon, evsafı sizlerce de malum, yaz gecelerinde benim için ideal bir uğrak oluyor haliyle.

Balkonun nitelikleri üzerine bu kısa açıklamadan sonra içeriğe geçmek icap ediyor. Gece olanda sokaklar sessizleştiğinde ben de usul usul uzanıyorum minderlerin üzerine. Minderler, eski koltuklarımızın kumaşlarından, içine sünger konmak suretiyle annem tarafından imal edildi. Uzandığımda az bir uğraşla karanlık gökyüzünü, şehrin ışıklarından kendini sıyırabilmiş ismini bilmediğim yıldızları, sanki korkulu bir rüya(kabus?)dan uyanıp bir başkasının kanatları altına girmek için yalvaran çığlıklar atan yerel martıları, tüm bu manzarayı naif bir şekilde yırtan, üst komşunun  zakkum çiçeklerini ve son olarak  şanslıysanız o gece kenti kaplamış bulut katarlarının yavaş ama azametli göçlerini izleyebiliyorum. Bu manzara karşısında uyumak çok olası gözükürken, pratikte karşılık bulan uzun süre uyuyamamak maalesef .

Bu gece yine balkondayım, ancak havalar farkettiğiniz üzere son bir kaç gündür serinledi. Bu yüzden balkon sezonunu kapatabilirim.

Sahura çağrılıyorum, birazdan dönerim…

Evet, döndüm.

Balkon bahsi neden açıldı bilmiyorum. Bundan sonrası için öyle bir niyetim yoktu ama şu an aklıma gelen bir kaç şey var.

An itibariyle 32 yaşımı doldurmuş bulunuyorum. Doğduğum ağustos günü de yine Ramazan ayına denk gelmiş, ondördüncü gününe. Geçenlerde doğumgünümün de yaklaşması hasebiyle, yine balkonda uzanmışken, yukarıda bahsettiğim bulut katarlarının hareketlerine takıldı gözlerim ve düşüncelere daldım. İnsan biraz melankolik olabiliyor böyle anlarda takdir edersiniz. Yılların nasıl da çabucak geçtiğini ve bu geçen sürede başımdan geçenleri düşündüm.

Doğumgünü hediyem

Artık geçmişe dair olayları tarihlerken birden fazla onluk kullanabiliyorum. Mesela bundan tam on sene önce üniversiteden mezun olmuştum, bir on sene önce ise şu an oturduğumuz eve taşınmıştık Çarşamba’dan. Bir on sene evveline daha gidersek de o zamanlar saçlarım uzun ve lüle lüle idi :)  İşte böyle, zaman ondan bahsederken bile fark edemediğimiz bir hızla geçerken, eylemlerin yerini düşünceler almaya başlıyor. Hesaplaşmalar, kendimiz hakkında daha objektif kritikler çoğalıyor.

Mazi komik ve hüzünlü geliyor. Daha önce de böyle geliyordu ama vakaların öfke, hasret, pişmanlık, keder vs. gibi onları her daim taze tutan ve içimizi ateşleyen yanları gittikçe siliniyor. İşin hüzünlü tarafı bu sanırım. İçten içe sona doğru yaklaştığımızın farkındayız ve bu konuda elimizden bir şeyler gelmiyor.

Neyse durumun üzerine benzer cümleleri çoğaltabiliriz ve siz de muhakkak daha da anlamlıları var, bu yüzden burada faslı bitiriyorum. Yanlış hatırlamıyorsam cennette herkesin 33 yaşında olacağı şeklinde bir bilgi vardı. Şu durumda bu sene başımdan geçecekler, inşallah gidersem cennette beni neyin beklediği konusunda da fikir verecek :)

Unutmadan, hakkıyla idrak edebilmek ve gereğini tatbik edebilmek temennisiyle Ramazan ayınızı da tebrik ediyorum.

Hepinize uzun ve hayırlı ömürler diliyorum.

Temel bir gün..

-Senin sesine benziyor; sen misin?

Bu cümleyi, üsküdar balıkçılar çarşısının çıkışında, karadenizli olduğundan %99 emin olduğum bir emicenin çalan cep telefonunu cevaplaması sırasında yanından geçerken duydum geçenlerde. -Rabbim ne zor bir cümleydi.- Karadenizli esprileri yapmayacağım, hayır.

Sahip olmak üzerine bir şeyler söylemek gerekirse, sahiplik iddiasını genelde sahip olmaya konu şey üzerindeki -en azından kendi kendimize- hakimiyetimizin tanınmasıyla mümkün kılabiliyoruz. Bazı şeylerin sahibi olmak ilgimizi çekmiyor, örnek vermek gerekirse şu an masada yer alan bardak, kültablası vs. kimin isterse onun olsun umrumda değil. Bir yandan da “mal sahibi mülk sahibi /hani bunun ilk sahibi/ mal da yalan mülk de yalan/git biraz da sen oyalan” gibi şeyler var. Şeyler üzerinden bakarsak böyle; ya biri tanıyacak ya da biz tanıyacak kimse itiraz etmeyecek. Elle tutulacak, gözle görülecek yani “şey”, hadi diğer duyuları da katalım.

Ama daha esaslı şeyler var, şair şöyle diyor: “beni bir ses sahibi kıl, kefarete hazırım” . Hakikatli bir talep ve karşılığında ödenecek bedel. İşte, sahip olmanın zorlu yolları burada başlıyor. Bu ses nereden geliyor? Ağızdan değil, yürekten, sîneden. İhtiyacın sebebi bu sefer varlığımızın teyidi, bunu maalesef yetkili merciler yahut kelli felli adamlar yapamıyor.  Öylece bunları alıkoyamıyor muyuz yani, elbette ki hayır etimiz ne budumuz ne? Bir yandan sahipliğin bedeli olan kefaretin de, Muhatab tarafından kabul görmesi gerekiyor.

İnsanın sinesinde saklayacağı ya da sinesinden çıkacak “ses”lerin hepsi bedel ödemeyi gerektiriyor. Muhatab, kefaretini bekliyor.

Bunu üzerine benim biraz düşünmem gerekiyor.

 

 

 

Tarihte bugün..

Haftasonları genelde ablamlar bize gelir çoluk çocuk. Geldiklerinde de yemekleri genelde ablam servis eder. Gel zaman git zaman bu servislerde ablam bir şeyin farkına varmış; günlük olarak takvim yaprağını koparma ve okuma hastalığım. En son geldiklerinde, yine bir yemek vaktiydi ve ben sandalyeme yerleşmeye çalışırken, birden takvim yaprağını kopardı ve al bakalım gazeteni oku dedi. Şaşırdım ama güldüm, hoşuma gitmişti. Birlikte geçen yıllarınız çoktan bitmiş, üzerine başka hayatlar inşa edilmiş  ve bu beklentiden ben çoktan vazgeçmiş bile olsam da hala ablanızın sizi izliyor ve ayrıntılara dikkat ediyor olmasını farketmek şahane bir şey.

Neyse şimdi bunları bir yana koyalım ve takvimde bugün neler yazdığına bakalım. Sonrasında günün yazısını değiştirmeksizin buraya aktarıyor olacağım. Bu bazılarının hoşuna gitmeyecek :P

Efendim bugün ( yani dün)  12 Mayıs 2011 Perşembe idi. Gündüzler iki dakika uzamış, haliyle geceler kısalmıştı. Bu hala kazma kürek yaktıran havalara inat, yazın giderek yaklaştığının habercisi değil de nedir? Günler uzuyor, geceler kısalıyor, bir de havalar ısınsa tamamdır! Geçmişte bugün neler olmuşa bakarsak Çin’de 8 şiddetinde bir deprem olmuş ve 80 bin kişi hayatını yitirmiş (2008). Ayrıca bugün dünya hemşirelik günü ve hemşirelik haftasının başlangıcı imiş. Bu vesile ile hemşirelerimizi kutluyor nice nice senelere diyorum.

Ebu Ali Sekafî’den rivayet olunan günün sözü ise manidar: “Dört şey güzel hasletlerdendir: doğru söz, doğru iş, samimi dostluk, emanete riayet”. Allah, bu hasletlerle donanmayı nasip etsin inşallah cümlemize. Kız ismi Cahide, erkek ismi ise Cahit. Günün yemeği, laf aramızda bu aralar hiç iştahım yok, domates çorbası, etli patatis, çılbır ve komposto. Takvimin arka yaprağı 4/10 oranında mutfakla ilgili, muhtemelen hepimizin bir kısmını bildiği pratik ama hayat kurtarmayan bilgilere ayrılmış durumda. 6/10′luk kısmı ise işte bu yazıda esas aktarmak istediğim konuya ayrılmış.

Efendim, takvimimizde yer alan bugünkü sohbet konusu, sohbeti de kimle yapıyorsak artık, “Felsefeci ve İslam Alimi”. Şimdilik sizi yazıyla başbaşa bırakıyorum;

“İslam alimleri, eski Yunan ve Roma felsefelerini çürütmüşler; onların hukuk, ahlak ve tıp üzerindeki sözlerinden doğru olanların, eski peygamberlerin kitaplarından çalma olduklarını bildirmişlerdir.

Eski Yunan felsefecileri, herşeyi akıl ile anlamaya, akla uydurmaya kalkışan ve yalnız aklın beğendiğine inanan kimselerdir. Bunlar, aklın erebileceği şeylerde doğruyu bulabilirler ise de, aklın kavrayamadığı, erişemediği birçok şeylerde yanılıyor ve aldanıyorlar. Nitekim, sonra gelenleri, öncekilerin yanlışlarını çıkarmakta, birbirlerini beğenmemektedirler. İslam alimleri ise, zamanlarına kadar olan fen bilgilerini okuyarak ve İslamiyetin gösterdiği yolda, kalblerini ve nefslerini temizleyerek, aklın erişemediği bilgilerde de doğruyu bulmuşlar ve hakikate varmışlardır. İslam alimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur.

Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, eski kafalı felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde, ona güvenen; aklın ermediği yanıldığı yerlerde, Kuran-ı Kerimin ışığı altında, akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da İslam alimleridir. O halde islamiyette felsefe yoktur, İslam felsefesi, İslam filozofu yoktur. Felsefenin üstünde olan İslam ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslam alimleri vardır.

İmam-ı Rabbani Mektubat/266″

Buyrun burdan yakın :) ne kadar basit değil mi? Takvimin mesajlarına hastayım, unu elemiş ve duvara asmıştır hep zaman. Kopartırsın ve geride kalan zaman, seni hangi maceralara ve mecralara sürüklerse sürüklesin üç yüz punto ile bir anda anlamlı ya da anlamsız hale gelir. Belki yaprakları bir gün öncesinden koparmak gereklidir ne dersiniz?

Evet, bugünlük hissemize bunlar düştü takvim yaprağından. Neden şimdi ne gerek vardı diyenler olabilir. Merak etmeyin, her gün buraya takvim yapraklarında ne olduğunu yazacak değilim. Ama takvim yaprağı okuma alışkanlığım beni hep ilginç şeylerle karşılaştırmıştır. Bunları kim hazırlıyor merak etmiyor da değilim. Bir de sanırım takvimi koparmadan tarih/gün algım pek değişmiyor benim, koparıyorum ve geçiyor. Hele uzun bir süre eve, mutfağa, uğramadıktan sonra böyle on onbeş sayfa birden koparınca öyle bir rahatlık hissi kaplıyor ki içimi, tarifi mümkün değil. Geçen günleri bir anda anlamlandırıyor ve bitiriyorum.

Neyse efendim, şimdilik bu kadar. Bu tarafta uzun bir süreden sonra ilk yazı, hayırlar olsun.

Selam ederim.

Banana

Bir çok şeyin içinin boşaldığının farkındayız, evet. Boşalan ne varsa içimize doluyor. Misal az önce yediğim muz; kabuğunun içi boş şu anda. İçi şu anda midemin dehlizlerine doğru hızla ilerliyor. Muz, sindirimi en uzun süren besinlerden biriymiş. Şu 21 aralık gecesinde sindirimi uzun bir besin tüketmem çok sorun olmayabilir, ne de olsa yılın en uzun günü, tam tamına 14 saat 27 dakika. Takip eden dört gün boyunca muz yiyebilirim yatmadan hemen önce. Dört gün boyunca gece tam tamına 14 saat 27 dakika.

Sindiremediğimiz şeyler de var. Uzun seneler boyunca sürüyor. Tabi bunlar besin değil.

Zaman söz konusu olduğunda…

neyse boşverin.